erzincan belgeliği

Hüseyin Öztopçu


ana sayfa   +   erzincan belgeliği 1888-1988  +   resimlere yakalanmış tarih
 

 

 

Hüseyin Öztopçu
Doğum: 1882 (?) -  Ölüm: 1956

Erzincan Cezaevi Müdürü
 

 

 

 

 

 

 

1939 Erzincan Depremi ve Mahkumlar

27 Aralık 1939 gecesi Erzincan yerle bir olduğunda yalnızca evler, yollar, kışlalar ve resmî binalar yıkılmadı; insanların alıştığı düzen duygusu da çöktü. İletişim kesildi, ulaşım durdu, kışın en sert günlerinde şehir karanlık ve dondurucu soğukla baş başa kaldı. Tren yolları hasar görmüş, karayolları kar altında kapanmıştı. Dışarıdan yardımın ulaşması neredeyse imkânsızdı. Askerî kışlalar ağır zarar görmüş, pek çok askerî öğrenci hayatını kaybetmişti. Devletin sahadaki fiziksel varlığı birkaç saniye içinde silinmiş gibiydi. Böylesi anlarda tarih çoğu kez yalnızca kaosu kaydeder. Fakat o gece Erzincan’da beklenmedik bir şey oldu: düzen ortadan kalkmadı, yalnızca yer değiştirdi. Duvarlardan insanlara geçti.

Deprem cezaevini de yıkmıştı. Demir kapılar yoktu, nöbet kuleleri yoktu, kilitler yoktu. Kaçmak isteyen için hiçbir engel kalmamıştı. Fakat mahkûmlar kaçmadı. Şehrin karanlığına dağılmak yerine tek bir yöne yürüdüler: müdürlerinin evine.

Bu davranış korkuyla açıklanamaz. Korku insanı uzaklaştırır; oysa onlar yaklaştılar. Bu, güvenle açıklanabilir. Onların gözünde otorite bir bina ya da üniforma değil, her gün yüz yüze geldikleri bir insandı. Hüseyin Öztopçu, felaket gecesi ortaya çıkan bir isim değil, zaten şehirde tanınan, sözüne itibar edilen bir idareciydi. Cezaevinde kurduğu düzen ceza fikrinden çok ıslah anlayışına dayanıyor, mahkûmlarla ilişkisi mesafeli olduğu kadar insani bir sıcaklık da taşıyordu. Bu yüzden kriz anında zihinler yeni bir pusula aramadı; eski güvene yöneldi.

Mahkûmlar onun evine ulaştıklarında felaketin en kişisel yüzüyle karşılaştılar. Enkazın altında müdürün eşi Nuriye Hanım vardı. Onu çıkaranlar yine mahkûmlar oldu. O anda roller çözüldü. Gardiyan kalmadı, mahkûm kalmadı; yalnızca insanlar kaldı. Çünkü ortak acı, insanlar arasında kurulabilecek en güçlü bağdır. Yas hiyerarşi tanımaz.

Bu andan sonra gelişenler planlanmış bir kriz yönetimi değil, ilişkilerin doğurduğu doğal bir organizasyondu. Hüseyin bey mahkûmlar hızla gruplara ayırdı. Yakınları şehirde olanlar onları aramaya gitti. Ailesi Erzincan dışında olanlar ise tüm güçleriyle kurtarma çalışmalarına başladı. Enkaz kaldırdılar, yaralı taşıdılar, ateş yakarak donma tehlikesi yaşayanlar için barınaklar kurdular. Şehirde yaralı sayısı çoktu, yardım henüz ulaşmamıştı ve çalışabilecek durumda olan en büyük insan gücü onlardı.

Böylece felaketin hemen ardından sahada oluşan ilk örgütlü ve sağlıklı büyük kurtarma grubu mahkûmlar oldu. Bu yalnızca bir yardım faaliyeti değildi; kurumsal yapının çöktüğü bir anda toplumun kendi içinden düzen üretme kapasitesinin açık bir göstergesiydi.

İlk şok dalgası geçip devlet görevlileri sahaya inmeye başladığında karşılarında kontrolsüz bir kalabalık değil, kendiliğinden disiplin kurmuş bir ekip buldular. Bu manzaraya engel olmak yerine onu tanıdılar ve desteklediler. Çünkü ortada başıboşluk değil, ihtiyaçtan doğmuş bir seferberlik vardı. Böylece sahada kurulan insani düzen ile kurumsal düzen çatışmak yerine birbirini tamamladı.

Günler süren çalışmaların ardından beklenen olmadı. Hiçbiri kaybolmadı. Hepsi geri döndü. Tek bir firar vakası bile yaşanmadı. Kaçmamak pasif bir davranıştır; geri dönmek ise bilinçli bir tercihtir. Onları geri getiren şey kilitler değildi; kendilerine duyulan güveni koruma isteğiydi. İnsan, kendisine güvenildiğini hissettiğinde o güveni boşa çıkarmamaya yönelir. Bu, psikolojinin en sessiz ama en güçlü yasalarından biridir.

Bu olay yalnızca bir deprem hatırası değildir. İnsan doğasına dair tarihsel bir gözlemdir. Toplumsal düzenin yalnızca kurallarla değil, karakterle de kurulabileceğini gösteren canlı bir örnektir. Kurumlar çöktüğünde düzenin de çökeceği sanılır. Oysa o gece Erzincan başka bir ihtimali göstermiştir: kurallar ortadan kalksa bile güven kalabilir. Güven kaldığında ise düzen yeniden doğabilir.

Aradan yıllar geçti. Yıkılan binalar toprağa karıştı, tanıklar sessizliğe çekildi, hatıralar soluklaşmaya başladı. Fakat geride kalması gereken asıl miras enkaz görüntüleri değil, o enkazın ortasında ortaya çıkan hakikattir. Çünkü o gece tarihe yalnızca bir felaket yazılmadı; insanın insana güvendiğinde neler yapabileceği de yazıldı.

Erzincan’ın o dondurucu gecesi bize hâlâ şunu söyler:

Toplumları ayakta tutan şey beton değil güvendir.
Ve güven yıkılmaz.

 

 

The 1939 Erzincan Earthquake and the Prisoners

Where is Erzincan?

Erzincan is a provincial city in eastern Turkey, located along major fault lines that have produced some of the most destructive earthquakes in modern history. On the night of December 27, 1939, it was struck by one of the deadliest earthquakes of the 20th century.
 

On the night of December 27, 1939, when Erzincan was reduced to rubble, it was not only houses, roads, barracks, and government buildings that collapsed; the sense of order people relied on collapsed as well. Communication was cut, transportation stopped, and in the harshest days of winter the city was left alone with darkness and freezing cold. Railway lines were damaged, roads were buried under snow, and outside help was nearly impossible to reach. Military barracks had been heavily destroyed, and many cadets had lost their lives. The physical presence of the state in the field seemed to vanish within seconds.

History usually records such moments as chaos. Yet that night in Erzincan, something unexpected happened: order did not disappear. It merely changed its place. It moved from walls to people.

The earthquake had destroyed the prison as well. There were no iron gates, no watchtowers, no locks. Anyone who wanted to escape faced no obstacle. But the prisoners did not run. Instead of scattering into the darkness of the city, they walked in a single direction: toward the house of their warden.

This cannot be explained by fear. Fear drives people away; they moved closer. It can only be explained by trust. In their eyes, authority was not a building or a uniform but a person they encountered every day. Hüseyin Öztopçu was not a figure who emerged that night; he was already known in the city, a respected administrator whose word carried weight. The order he maintained in the prison rested less on punishment than on reform, and his relationship with prisoners, though disciplined, retained a human warmth. So when crisis struck, minds did not search for a new compass. They turned toward the trust that already existed.

When the prisoners reached his house, they faced the most personal image of disaster. Beneath the debris was the warden’s wife, Nuriye Hanım. It was the prisoners who pulled her out. In that moment roles dissolved. There were no guards, no inmates—only human beings. Shared suffering is the strongest bond people can form, because grief recognizes no hierarchy.

What followed was not a planned crisis response but a natural organization born of relationships. Under Hüseyin Bey’s direction, the prisoners quickly divided into groups. Those whose families were in the city went to search for them. Those whose families lived elsewhere devoted themselves entirely to rescue work. They cleared rubble, carried the wounded, and lit fires to shelter those in danger of freezing. At that moment the city was full of injured people, help had not yet arrived, and the largest able-bodied workforce available was them.

For this reason, accounts of that night describe the prisoners as the first large, organized, and physically capable rescue group to form on site. This was more than aid. It was clear evidence that when institutions collapse, society can generate order from within itself.

When officials gradually reached the scene after the initial shock, they did not find an uncontrolled crowd but a self-disciplined team already at work. Rather than obstruct it, they recognized and supported it. What stood before them was not chaos, but mobilization born of necessity. Thus the human order established in the field did not clash with institutional authority; it complemented it.

After days of work, the unexpected happened. None of them disappeared. All of them returned. Not a single escape was recorded. Not escaping is passive; returning is a decision. What brought them back was not locks, but the desire to honor the trust placed in them. When a person feels trusted, they tend not to betray that trust. This is one of the quietest yet most powerful laws of human psychology.

This event is not merely an earthquake anecdote. It is a historical observation about human nature. It shows that social order can be built not only through rules, but through character. We often assume that when institutions collapse, order collapses with them. Yet that night in Erzincan revealed another possibility: rules may vanish, structures may fall, walls may crumble—but if trust remains, order can be reborn.

Years passed. Ruined buildings turned to soil, witnesses fell silent, memories began to fade. Yet what must remain is not the image of destruction, but the truth that emerged from within it. Because that night history did not record only a disaster. It also recorded what human beings can do when they trust one another.

That freezing night in Erzincan still tells us this:

What keeps societies standing is not concrete, but trust.
Structures collapse. Trust does not.

Derleyen: Pınar Sumer Biber