1939 Erzincan Depremi ve
Mahkumlar
27 Aralık 1939 gecesi
Erzincan yerle bir olduğunda yalnızca evler, yollar,
kışlalar ve resmî binalar yıkılmadı; insanların alıştığı
düzen duygusu da çöktü. İletişim kesildi, ulaşım durdu,
kışın en sert günlerinde şehir karanlık ve dondurucu
soğukla baş başa kaldı. Tren yolları hasar görmüş,
karayolları kar altında kapanmıştı. Dışarıdan yardımın
ulaşması neredeyse imkânsızdı. Askerî kışlalar ağır zarar
görmüş, pek çok askerî öğrenci hayatını kaybetmişti.
Devletin sahadaki fiziksel varlığı birkaç saniye içinde
silinmiş gibiydi. Böylesi anlarda tarih çoğu kez yalnızca
kaosu kaydeder. Fakat o gece Erzincan’da beklenmedik
bir şey oldu: düzen ortadan kalkmadı, yalnızca yer
değiştirdi. Duvarlardan insanlara geçti.
Deprem cezaevini de
yıkmıştı. Demir kapılar yoktu, nöbet kuleleri yoktu,
kilitler yoktu. Kaçmak isteyen için hiçbir engel
kalmamıştı. Fakat mahkûmlar kaçmadı. Şehrin karanlığına
dağılmak yerine tek bir yöne yürüdüler: müdürlerinin
evine.
Bu davranış korkuyla
açıklanamaz. Korku insanı uzaklaştırır; oysa onlar
yaklaştılar. Bu, güvenle açıklanabilir. Onların gözünde
otorite bir bina ya da üniforma değil, her gün yüz yüze
geldikleri bir insandı. Hüseyin Öztopçu, felaket gecesi
ortaya çıkan bir isim değil, zaten şehirde tanınan, sözüne
itibar edilen bir idareciydi. Cezaevinde kurduğu düzen
ceza fikrinden çok ıslah anlayışına dayanıyor, mahkûmlarla
ilişkisi mesafeli olduğu kadar insani bir sıcaklık da
taşıyordu. Bu yüzden kriz anında zihinler yeni bir pusula
aramadı; eski güvene yöneldi.
Mahkûmlar onun evine
ulaştıklarında felaketin en kişisel yüzüyle karşılaştılar.
Enkazın altında müdürün eşi Nuriye Hanım vardı. Onu
çıkaranlar yine mahkûmlar oldu. O anda roller çözüldü.
Gardiyan kalmadı, mahkûm kalmadı; yalnızca insanlar kaldı.
Çünkü ortak acı, insanlar arasında kurulabilecek en güçlü
bağdır. Yas hiyerarşi tanımaz.
Bu andan sonra gelişenler
planlanmış bir kriz yönetimi değil, ilişkilerin doğurduğu
doğal bir organizasyondu. Hüseyin bey mahkûmlar hızla
gruplara ayırdı. Yakınları şehirde olanlar onları aramaya
gitti. Ailesi Erzincan dışında olanlar ise tüm güçleriyle
kurtarma çalışmalarına başladı. Enkaz kaldırdılar, yaralı
taşıdılar, ateş yakarak donma tehlikesi yaşayanlar için
barınaklar kurdular. Şehirde yaralı sayısı çoktu, yardım
henüz ulaşmamıştı ve çalışabilecek durumda olan en büyük
insan gücü onlardı.
Böylece felaketin hemen
ardından sahada oluşan ilk örgütlü ve sağlıklı büyük
kurtarma grubu mahkûmlar oldu. Bu yalnızca bir yardım
faaliyeti değildi; kurumsal yapının çöktüğü bir anda
toplumun kendi içinden düzen üretme kapasitesinin açık bir
göstergesiydi.
İlk şok dalgası geçip devlet
görevlileri sahaya inmeye başladığında karşılarında
kontrolsüz bir kalabalık değil, kendiliğinden disiplin
kurmuş bir ekip buldular. Bu manzaraya engel olmak yerine
onu tanıdılar ve desteklediler. Çünkü ortada başıboşluk
değil, ihtiyaçtan doğmuş bir seferberlik vardı. Böylece
sahada kurulan insani düzen ile kurumsal düzen çatışmak
yerine birbirini tamamladı.
Günler süren çalışmaların
ardından beklenen olmadı. Hiçbiri kaybolmadı. Hepsi geri
döndü. Tek bir firar vakası bile yaşanmadı. Kaçmamak pasif
bir davranıştır; geri dönmek ise bilinçli bir
tercihtir. Onları geri getiren şey kilitler değildi;
kendilerine duyulan güveni koruma isteğiydi. İnsan,
kendisine güvenildiğini hissettiğinde o güveni boşa
çıkarmamaya yönelir. Bu, psikolojinin en sessiz ama en
güçlü yasalarından biridir.
Bu olay yalnızca bir deprem
hatırası değildir. İnsan doğasına dair tarihsel bir
gözlemdir. Toplumsal düzenin yalnızca kurallarla değil,
karakterle de kurulabileceğini gösteren canlı bir
örnektir. Kurumlar çöktüğünde düzenin de çökeceği sanılır.
Oysa o gece Erzincan başka bir ihtimali göstermiştir:
kurallar ortadan kalksa bile güven kalabilir. Güven
kaldığında ise düzen yeniden doğabilir.
Aradan yıllar geçti. Yıkılan
binalar toprağa karıştı, tanıklar sessizliğe çekildi,
hatıralar soluklaşmaya başladı. Fakat geride kalması
gereken asıl miras enkaz görüntüleri değil, o enkazın
ortasında ortaya çıkan hakikattir. Çünkü o gece tarihe
yalnızca bir felaket yazılmadı; insanın insana
güvendiğinde neler yapabileceği de yazıldı.
Erzincan’ın o dondurucu
gecesi bize hâlâ şunu söyler:
Toplumları ayakta tutan şey
beton değil güvendir.
Ve güven yıkılmaz.
The
1939 Erzincan Earthquake and the Prisoners
Where
is Erzincan?
Erzincan
is a provincial city in eastern
Turkey,
located along major fault lines that have produced some of
the most destructive earthquakes in modern history. On the
night of December 27, 1939, it was struck by one of the
deadliest earthquakes of the 20th century.
On the night of December 27,
1939, when Erzincan was reduced to rubble, it was not only
houses, roads, barracks, and government buildings that
collapsed; the sense of order people relied on collapsed
as well. Communication was cut, transportation stopped,
and in the harshest days of winter the city was left alone
with darkness and freezing cold. Railway lines were
damaged, roads were buried under snow, and outside help
was nearly impossible to reach. Military barracks had been
heavily destroyed, and many cadets had lost their lives.
The physical presence of the state in the field seemed to
vanish within seconds.
History usually records such
moments as chaos. Yet that night in Erzincan, something
unexpected happened: order did not disappear. It merely
changed its place. It moved from walls to people.
The earthquake had destroyed
the prison as well. There were no iron gates, no
watchtowers, no locks. Anyone who wanted to escape faced
no obstacle. But the prisoners did not run. Instead of
scattering into the darkness of the city, they walked in a
single direction: toward the house of their warden.
This cannot be explained by
fear. Fear drives people away; they moved closer. It can
only be explained by trust. In their eyes, authority was
not a building or a uniform but a person they encountered
every day. Hüseyin Öztopçu was not a figure who emerged
that night; he was already known in the city, a respected
administrator whose word carried weight. The order he
maintained in the prison rested less on punishment than on
reform, and his relationship with prisoners, though
disciplined, retained a human warmth. So when crisis
struck, minds did not search for a new compass. They
turned toward the trust that already existed.
When the prisoners reached
his house, they faced the most personal image of disaster.
Beneath the debris was the warden’s wife, Nuriye Hanım. It
was the prisoners who pulled her out. In that moment roles
dissolved. There were no guards, no inmates—only human
beings. Shared suffering is the strongest bond people can
form, because grief recognizes no hierarchy.
What followed was not a
planned crisis response but a natural organization born of
relationships. Under Hüseyin Bey’s direction, the
prisoners quickly divided into groups. Those whose
families were in the city went to search for them. Those
whose families lived elsewhere devoted themselves entirely
to rescue work. They cleared rubble, carried the wounded,
and lit fires to shelter those in danger of freezing. At
that moment the city was full of injured people, help had
not yet arrived, and the largest able-bodied workforce
available was them.
For this reason, accounts of
that night describe the prisoners as the first large,
organized, and physically capable rescue group to form on
site. This was more than aid. It was clear evidence that
when institutions collapse, society can generate order
from within itself.
When officials gradually
reached the scene after the initial shock, they did not
find an uncontrolled crowd but a self-disciplined team
already at work. Rather than obstruct it, they recognized
and supported it. What stood before them was not chaos,
but mobilization born of necessity. Thus the human order
established in the field did not clash with institutional
authority; it complemented it.
After days of work, the
unexpected happened. None of them disappeared. All of them
returned. Not a single escape was recorded. Not escaping
is passive; returning is a decision. What brought them
back was not locks, but the desire to honor the trust
placed in them. When a person feels trusted, they tend not
to betray that trust. This is one of the quietest yet most
powerful laws of human psychology.
This event is not merely an
earthquake anecdote. It is a historical observation about
human nature. It shows that social order can be built not
only through rules, but through character. We often assume
that when institutions collapse, order collapses with them.
Yet that night in Erzincan revealed another possibility:
rules may vanish, structures may fall, walls may crumble—but
if trust remains, order can be reborn.
Years passed. Ruined
buildings turned to soil, witnesses fell silent, memories
began to fade. Yet what must remain is not the image of
destruction, but the truth that emerged from within it.
Because that night history did not record only a disaster.
It also recorded what human beings can do when they trust
one another.
That freezing night in
Erzincan still tells us this:
What keeps societies
standing is not concrete, but trust.
Structures collapse. Trust does not.
Derleyen: Pınar Sumer Biber