Ahmet Kahraman
Sarıkamış'tan Semerkant'a Uzanan Bir Hayat
Bazı insanlar yaşadıkları dönemin tarihine girer. Bazıları ise yalnızca ailelerinin hafızasında yaşar. Ahmet Kahraman her ikisini de başaran insanlardan biriydi.
Onun hayatı askerî kayıtlarda birkaç satır olarak görünür: Erzincanlı bir topçu subayı, Sarıkamış'ta esir düşmüş, yıllar sonra yurda dönmüş, görevine devam etmiş ve 1952 yılında Ankara'da hayata veda etmişti. Fakat bu birkaç satırın içinde karlar altında kaybolan ordular, binlerce kilometrelik esaret yolları, Sibirya'nın soğuğu, Türkistan'ın şehirleri ve bir ömür boyunca unutulmayan insanlar vardı.
Ve hepsinin başında bir anne sözü duruyordu.
Savaşa gitmeden önce annesi Mahbube Hanım heybesine kete ve peksimet koymuştu. Ayrılırken de oğluna şöyle demişti:
"Gelirsen ve ben ölmüşsem mezarıma uğra, geldiğini bildir."
O gün ne Mahbube Hanım ne de Ahmet Kahraman, bu vedanın ne kadar uzun süreceğini biliyordu.
Sarıkamış Kışı
Ahmet Kahraman 1866 yılında Erzincan'da doğdu. Babası İsmail, annesi Mahbube idi. Osmanlı ordusunda topçu sınıfında yetişti ve uzun yıllar çeşitli birliklerde görev yaptı. Birinci Dünya Savaşı başladığında artık genç bir subay değil, hayatın ağırlığını tanıyan tecrübeli bir askerdi.
1914 yılının sonlarında 29. Fırka Karargâhında İaşe Zabiti olarak görev yapıyordu. Görevi ordunun erzak ve ikmal düzenini sağlamaktı. Fakat Sarıkamış'a giden yolda artık hiçbir görev tanımı yeterli olmayacaktı.
Sarıkamış, Ahmet Kahraman'ın hafızasında bir askerî harekâttan çok bir kış olarak kaldı. Karın durmadığı, tipinin insanı görünmez hale getirdiği, uykunun ölümle karıştığı bir kış.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığında haritalardan ve emirlerden çok insanları anlatıyordu. Köprü altlarında donmak üzere olan askerleri, uyandırmaya çalıştıklarını, ayaklarında çarıkla yürüyenleri ve sırtındaki büyük pelerinin içine birkaç askerin birden girerek ısınmaya çalıştığı geceleri...
Sarıkamış onun zihninde bir muharebe değil, insanların soğukla verdiği mücadele olarak kaldı.
4 Ocak 1915 günü Rus kuvvetlerine esir düştü. Birliğin etrafı sarılmıştı. Teslim kararı verilmişti. Anlatılanlara göre son ana kadar bir çıkış yolu arandı. Sancağın düşman eline geçmemesi için parçalanarak saklanmaya çalışıldığı söylenirdi. Ahmet Kahraman ise yaralı komutanını sırtına alarak kuşatmayı yarma girişiminde bulunmuştu. Başaramadı.
O gün başlayan yolculuk onu memleketinden binlerce kilometre uzağa götürecekti.
Esaret Yılları
Esaretin ilk dönemi hayatının en ağır dönemiydi. Uzun tren yolculukları, sıkışık vagonlar, açlık, hastalık ve bitmeyen soğuk...
Sonraki yıllarda anlattıklarından anlaşıldığı kadarıyla en çok bu dönemi unutamamıştı. Vagonlarda insanların nefes almakta zorlandığını anlatırdı. Uzun boylu olduğu için biraz daha rahat nefes alabildiğini söylerdi. Kamplara ulaşamadan ölenleri, demir kafesleri andıran yerleri ve altından kar suları geçen zeminleri anlatırdı.
Ve her şeyden çok soğuğu anlatırdı.
Bazı insanlar savaşı değil, savaşın içindeki bir mevsimi hatırlar. Ahmet Kahraman için o mevsim kıştı.
Zamanla şartlar değişti. Esaretin ilk yıllarındaki ölüm ve belirsizlik yerini başka bir hayata bıraktı. Esirler zaman zaman şehirlerde çalıştırılıyordu. Sokakları süpürüyor, yolları temizliyorlardı.
Bu ayrıntı küçük görünür. Fakat Ahmet Kahraman'ın anlattıkları içinde önemlidir. Çünkü onun dünyası yalnızca tel örgülerden oluşmuyordu. Şehirleri görüyor, insanları görüyor ve hayatın devam ettiğini görüyordu.
Anlattığı bir hatırada, bulunduğu yerin sorumlularından biri ona acımış gibidir. Mümkün olduğunca kaldığı yerden çıkmayan bu Osmanlı subayını arabasına alır ve şehri gezdirir. Bu olayın neden yıllar sonra bile anlatıldığını anlamak zor değildir. Esaret bazen yalnızca özgürlüğü değil, insanın görünürlüğünü de elinden alır.
Kaçış
Yıllar geçti. Dünya değişti. İmparatorluklar çöktü. Rusya değişti. Devrim oldu. İç savaş başladı. Haritalar yeniden çizildi.
Fakat Ahmet Kahraman'ın zihninde değişmeyen tek şey Erzincan'dı.
Sonunda kaçmaya karar verdi. Yanında birkaç arkadaşı vardı. İçlerinde Erzincanlılar da bulunuyordu. Birlikte yola çıktılar. Fakat yol uzundu. Açlık uzundu. Belirsizlik uzundu.
Birer birer geri döndüler.
Ahmet Kahraman yürümeye devam etti.
Bir süre sonra yalnız kaldı.
Çizmesinin içinde elle çizilmiş bir harita taşıyordu. Yıllar geçtikçe çizgiler silindi, kâğıt yıprandı ve harita okunmaz hale geldi. Yön bulmak zorlaştı. Bazen mezarlıklarda sabahladı. Bazen günlerce doğru dürüst yemek bulamadı.
Ama geri dönmedi.
Çünkü artık yürüdüğü yol yalnızca bir kaçış yolu değildi. Memlekete dönüş yoluydu.
Bir Kadının Yardımı
Bir gün, açlık ve yorgunluğun en ağır anlarından birinde bir kadının ona yardım etti. Yemek verdi. Yıkanmasını sağladı. Temiz giysiler buldu.
Sonra yalnızca şunu söyledi:
"Benim oğlum da askerde."
Ahmet Kahraman bu kadını ömrünün sonuna kadar unutmadı.
Belki o gün annesini hatırlamıştı. Belki ayrılık sabahını. Belki heybesine konulan keteyi.
İnsan bazen bir yabancının iyiliğinde evini hatırlar.
Semerkant
Yolu sonunda Türkistan'a ulaştı.
Semerkant.
Taşkent.
Bu isimler onun hayatında yalnızca geçip gidilen şehirler değildi.
Burada yaşadı. Türk çocuklarına ders verdi. Öğretmenlik yaptı. Çalıştı. Para kazandı. Hayatını yeniden kurmaya başladı.
Bugün geriye dönüp bakınca hikâyenin en sessiz bölümü belki de budur. Çünkü burada artık bir esir değil, yeniden hayata tutunmaya çalışan bir insandı.
Anlatılanlara göre kalması için ısrar edenler olmuştu. Yeni bir hayat kurabileceğini söyleyenler olmuştu. Kalanlar da vardı. Dönmeyenler de.
Belki Ahmet Kahraman'ın önünde de ikinci bir hayat duruyordu.
Fakat o yeniden yola çıktı.
Bu yüzden onun hikâyesi yalnızca Erzincan'dan ayrılan bir adamın hikâyesi değildir. Semerkant'tan da ayrılan bir adamın hikâyesidir.
Yıllar sonra Semerkant'tan söz ederdi. Taşkent'ten söz ederdi. Özbek pilavından söz ederdi.
İnsan bazen geçtiği yerleri değil, yaşadığı yerleri hatırlar.
Belki de bu yüzden unutmadı.
Çünkü Türkistan onun yalnızca geçtiği bir coğrafya değildi. Hayatının yeniden başladığı yerdi.
Batum ve Dönüş
Batum'a ulaştığında hastalandı. Hastaneye yatırıldı.
Yıllar sonra anlattığı hatıralardan birinde eldiveninden söz ederdi. Eldiveninin içine sakladığı para hâlâ oradaydı. Onca yolun, onca yılın ardından.
Belki Semerkant'taki öğretmenlik günlerinden kalmıştı.
Belki ikinci hayatından geriye kalan son izdi.
Bu yüzden unutulmamıştı.
5 Aralık 1921'de Trabzon'a ulaştı. Kardeşleri onu karşılamak için Trabzon'a geldi. Yıllardır haber alınamayan adam karşılarında duruyordu.
Fakat artık aynı insan değildi.
Sarıkamış'ı görmüştü. Esareti görmüştü. Rusya'nın içlerini görmüştü. Türkistan'ı görmüştü. Semerkant'ta yaşamıştı. Batum'da hastaneye düşmüştü.
Ve sonunda eve dönmüştü.
Eve Dönmenin Bedeli
Fakat eve dönüş her zaman mutlu son değildir.
Erzincan'a ulaştığında annesi Mahbube artık hayatta değildi. İlk eşi Lütfiye artık hayatta değildi. Kızı Nuriye artık hayatta değildi.
Yıllarca dönmeye çalıştığı dünya değişmişti.
Oğulları İhsan ve Veysel yaşıyordu.
Hayat yeniden kuruldu.
Daha sonra Fatma Hanım ile evlendi. Şahide ve Nahide dünyaya geldi.
Bugün Ahmet Kahraman'ın yürüdüğü yolu takip edebiliyorsak, bunda Nahide Öztopçu'nun hafızasında korunan anlatıların büyük payı vardır.
Bir İnsanlık Tanıklığı
18 Aralık 1952'de Ankara'da hayatını kaybetti. Cebeci Mezarlığı'na defnedildi.
Geride yalnızca askerî kayıtlar bırakmadı.
Mahbube Hanım'ın heybesindeki keteyi bıraktı.
Sarıkamış'ta pelerinin altında ısınmaya çalışan askerleri bıraktı.
Çizmesindeki haritayı bıraktı.
Mezarlıklarda geçirilen geceleri bıraktı.
Semerkant'tataki dersleri bıraktı.
Batum'daki eldiveni bıraktı.
Ve bir insanın, kendisini bekleyenlerin çoğunu kaybetmiş olsa bile, eve dönmekten vazgeçmeyebileceğini bıraktı.
Yıllar önce annesi ona:
"Gelirsen ve ben ölmüşsem mezarıma uğra, geldiğini bildir."
demişti.
Ahmet Kahraman döndüğünde annesi gerçekten hayatta değildi.
Fakat verdiği sözü tutmuştu.
Belki de onun hikâyesi bir savaş hikâyesinden çok, bir insanın eve dönebilmek için kaybettiği yılların hikâyesidir.