Çağımızda felsefe araştırmalarına
ağırlıklarını koyan iki yeni felsefe disiplini ortaya çıkmıştır:
yeni ontologi ve felsefi anthropologi. Gerçi
Ortacağ’da da ontologi’den çok söz edildi; fakat bu
ontologi varlığı ispat etmeğe çalışıyordu. Gayesi, Tanrının
varlığını göstermekti. Bu da ancak mantık kavramları ve
ispatları ile sağlanabiliyordu; fenomenlerle ilgisi yoktu. Bu
ontologi mantığın prensiplerini ontologi’nin
prensipleri olarak kabul ediyordu. Böyle bir görüşün bağımsız
olmaması, mantığa teslim olması tabiidir.
Yeni ontologi varlık
fenomenlerinden kalkar. Onun tavrı, bütün bilimlerin tavrı gibi,
‘’naiv’’ ve ’’dolaysız’’ dır; eski ontologi’nin tavrı
gibi reflexion’lu bir tavır değildir. Bizim yıllardan
beri üstünde çalıştığımız felsefi anthropologi’miz de
ontologik temellere dayanır; yani kavramlardan değil,
kavranandan kalkar; naiv ve dolaysız bir tavırla, insanın
’’temel fenomenlerini’’ ele alır. Biz, insanda karşılaşılan
temel fenomenlere, insanın ‘’varlık şartları’’ adını veriyoruz.
Varlık şartları, yüksek ya da alçaklıkları, gelişmiş olmaları ve
olmamaları, hangi basamak üzerinde bulunursa bulunsun, bütün
insan toplulukları için ortak olan fenomenler, olaylardır.
Eğitim insan için böyle bir temel fenomen, varlık şartıdır.
İnsanın temel
fenomenleri üzerinde yapılan çalışmalarımızda, insan bize
kendisini (ilim, felsefe, teknik ve sanatın taşıyıcısı olarak),
bir yandan bilen, aktiv olan, tavır takınan, bir kıymet
duygusuna sahip olan, önceden gören, önceden hesabeden, yapıp
etmelerinin arkasında duran, onları sürdüren bir güce, istemeye,
sahip olan, yapıp etmelerini, istemelerini gerçekleştirmede hür
olan bir varlık olarak tanıttı; öte yandan, insan bize
kendisini, geçmiş, şimdi, gelecekten oluşan üç boyutlu bir zaman
içinde yaşayan, yaptıklarını-yapacaklarını,
ettiklerini-edeceklerini ideleştiren, kendisini bir şeye veren,
seven ve çalışan bir varlık olarak tanıttı.
İnsanın bu temel fenomenleri,
aynı zamanda onun başarılar alanıdır. Bunlar hiçbir insan
topluluğunda eksik olmayan, her insan topluluğunda yükseklikleri
değişik olan bir ‘’insan başarıları alanı’’ meydana getirirler1.
Bu başarılar, aynı zamanda, insan varlığı alanını deterimine
eden anthropolojik kategorilerdir. Bu başarılar, insana
doğuştan verilmemiştir; insan doğuştan hiçbir şey getirmez. O,
ancak bu başarıların temeli olabilecek çekirdekler, biopsişik
kabiliyetlerle dünyaya gelir. Bu çekirdeklerin geliştirilmesi
gerekir. İşte bunu başaracak olan, eğitim ve eğitilmedir.
Eğitim hem bir insan topluluğunun o zamanki başarılarına
dayanır (passiv eğitilme), hem de yeni başarıları geliştirir
(yönetilen eğitim, okullar ve öğretim metodları). Bütün insan
başarılarında ortak olan üç özellik, eğitim probleminde de
karşımıza çıkar:
1.
İnsan başarıları insana doğuştan verilmemiştir.
2.
Onlar insanın aktiv yapıp etmelerine dayanır.
3.
Bütün insan başarıları arasında organik bir bağ,
bir bütünlük vardır2.
Bu üç nokta, eğitimde önemli olan üç
problemi açığa çıkarır:
1.
İnsan plastisite’si olan, ‘’eğilip
bükülebilen’’ bir varlıktır; bir imkanlar varlığıdır. Böyle bir
varlık, biopsişik çekirdeklerinin değişmemesine rağmen, statik
olmayan, değişen, gelişen bir varlıktır. Böyle bir varlığa en
uygun gelen eğitim, onun bağımsız düşünme ve yapıp etme
yetenekleri olan, hür bir varlık olarak eğitilmesidir.
2.
Eğitimde etkili olan, olup bitenler, yaşanan
hayat ve eylemlerdir. Bunlara ters düşen teori ve öğütler
tesirsiz kalmağa mahkumdur. Eğitim passiv bir ezberlemeye değil,
aktiv bir yapıp etmeye dayanmalıdır.
3. Eğitim insanı bir bütün olarak ele almalı,
ondaki çekirdekleri, biopsişik kabiliyetleri geliştirmeyi hedef
edinmelidir. İnsan başarıları arasındaki içten bağlılık ve
bütünlük, her başarının insanın temel fenomenlerinin, varlık
şartlarının her alanına kök salmış olması, bu alanlarda yapılmak
istenen değişikliğin güçlülüğünün de temelidir.
* * *
Yukarıdaki düşünceleri fenomen tahlilleri
ile açıklamağa çalışalım:
İnsan bir imkanlar varlığıdır. Bu
imkanlar temelini insanın biopsişik bütünlüğünde bulur. Bu
imkanları gerçekleştirmek insanın kendi elindedir. Bunu eğitim
sağlar. Kant, eğitimin insan için önemine dikkat çeker. Kant’a
göre ‘’insan ancak eğitim sayesinde insan olur. İnsanda önceden
bulunmayan bu niteliği, eğitim gerçekleştirir. Çünkü insanın
tabii kabiliyetlerinin gelişmesi, kendiliğinden olup bitmez;
tabiat, insana hazır kabiliyetler vermemiştir. Tabiat, insanı,
sahip olduğu kabiliyetlerin, imkanların çekirdekleri ile
donatmış, onları geliştirmeyi insanın kendisine bırakmıştır.
Tabiat, insanı dünyaya fırlatmış ve sanki ona şunu söylemiştir:
Eğer sen günün birinde bir başarıya, bir mutluluğa erişirsen,
bunu sen başka bir kuvvete, başka bir varlığa değil, yalnız ve
yalnız kendine borçlusun. En alt basamakta kalman da, en üst
basamağa çıkman da, senin kendi eserindir; başka bir kuvvetin,
hatta tabiat üstü, insan üstü bir varlığın da sana yardımı
olmamıştır.’’
Fakat bunun için insanın başka canlı varlıklardan
büsbütün farklı olan bir özelliği olması gerekir. Bu da, insanın
biopsişik kabiliyetleri, imkanları bakımından ‘’eğilip
bükülebilen’’, şekil kazanabilen bir varlık olmasıdır. Eğitimin
insan için önemli olması, onun her şeyi öğrenmek zorunda
olmasındandır. İnsanın bütün edinmeleri eğitimin ürünüdür.
Tabiatın insana verdiği ham kabiliyetlerin, imkanların
gerçekleştirilmesi, eğitimin işidir. Eğitilme, insan doğar
doğmaz başlar. Eğitim insanın sadece tavır ve hareketlerini,
davranışlarını değil, bütün kabiliyetlerini geliştirir.
Eğitim, teorik, pedagogik bir doktrin
olarak etkisiz kalmağa mahkumdur. Eğitim alanında elde edilen
bütün başarılar ve başarısızlıklarda, hayatın, real olarak
yaşanan hayatın rolü vardır. Eğitim teorileri ancak eğitimin
şekillerini, kolaylıklarını öğretebilirler. İnsanı eğiten,
yaşanan real hayat fenomenleridir; yoksa eğitme ve eğitilme
soyut fikirlerle, öğütlerle sağlanamaz. Eğer bir memlekette ağaç
sevgisi yoksa, ormanlar yakılıp yıkılıyorsa, eski ve yeni sanat
eserlerine karşı saygısızlık varsa, her yeri öğütlerle donatsak
da, durumu değiştiremeyiz; sevgi ve
saygının, kişilerin hayat biçimi içinde yer alması gerekir. Bu
bakımdan eğitimin ilk ve en önemli basamağı ailedir. Burada yer
bulmayan, yaşanan hayat haline gelmeyen bir sevgi ve ilgi,
teorik düzeydeki telkinlerle, öğütlerle meydana getirilemez.
İnsan tarihi bir varlıktır, yani onun yüzyıllar
boyunca ortaya koyduğu başarılar kaybolup gitmezler; kuşaktan
kuşağa iletilirler. Her kuşak böyle bir başarılar dünyası içinde
gözünü açar, yetişir ve gelişir; onlara yenilerini katar. İnsan
kesintisiz sürüp giden bu olay içinde form kazanır. Bu bakımdan
eğitimin birbirine bağlı olan, içiçe giren iki basamağı, iki
determination kaynağı vardır: 1. İnsan başarıları dünyası.
Belli bir tarihi çevre içinde doğan çocuk bu çevrenin başarıları
ile form kazanır, eğitilir, gelişir. 2. Form kazanma, eğitme ve
yetiştirme, yetişkinler ve onların kurumları tarafından
(okullar, eğitim metodları) yönetilir3. Bu metod ve
kurumları yöneten yetişkinler de aynı tarihi çevre içinde, aynı
tesirler altında bulunurlar. Ancak onların yaşanmış tecrübeleri
vardır. Onların kurum ve metodları, yaşanmış, denenmiş, doğruyu
hatadan ayıran bir bilgiye dayanan ve çağın gerçeklerine uygun
oldukları ölçüde ilerletici; ezbere, kalıplaşmış olduğu ölçüde
de köstekleyici olacaktır.
1.
Şekil kazanma, yetişme ve gelişmenin ilk
basamağı, insanın içinde doğup büyüdüğü tarihi çevredir. Tarihi
çevre insanın başarılarından, düşünce dünyasından meydana gelir.
Tarihi çevre, olumlu ve olumsuz değerlendirmelerle, tabiat,
insan ve çocuk hakkındaki görüşlerle bezenmiştir. Bu görüş
tarzları, değerlendirmeler, köklerini tarihin en karanlık
çağlarından, şimdinin en son buluşlarına kadar, bütün insan
başarılarında bulurlar. Bu tarihi çevre, düşünme ve
değerlendirme dünyası, yeni yetişenlerin şekil kazanmasına,
yetişmesine yardım eder; onlara kendiliğinden şekil verir. Böyle
bir şekil kazanma, oldukça passiv olan bir şekil kazanmadır; o
insan grubunun başarılarının üstünde bulunduğu basamağın
niteliğine bağlıdır. Bu basamak ne kadar altta ise, şekil
kazanma da o şekilde basitleşir, sadeleşir; hatta basit bir
çocuk bakımından öteye gitmeyebilir. Çevrenin başarıları yüksek
bir basamak üzerinde bulunursa, o zaman bilim, çocuğun
bakımından eğitimine kadar, bütününün şekil kazanmasına, onda
bulunan imkanların gerçekleşmesine hizmet eder.
Ancak çevreyi meydana getiren başarılar fakir
olduğu, çevrede bir düzenin, ortak bir düşünce dünyasının
bulunmadığı, çevredeki başarı ve değerlendirmelerde bir kaos’un
hüküm sürdüğü yerde, çevrenin eğitime tesiri yıkıcı olur. Öyle
bir yerde neyin haklı, neyin haksız olduğu, neyin bir hizmet
sayıldığı, neyin hizmet sayılmadığı anlaşılamaz. Bu durumda
okulla çevre arasında bir uçurum açılır. Fakat eğer çevre
başarıları bakımından zengin ve düzenli olursa, başarılar
arasında bir ortaklık varsa, başarıları değerlendirmede bir
kaos hüküm sürmüyorsa, neyin haklı, neyin haksız olduğu,
neyin hizmet sayıldığı, neyin hizmet sayılmadığı herkes için
açıksa, o zaman çevre, okula ve eğitime yardımcı olur. Yoksa
çocuk okulda söylenenlerle yaşanan hayat arasında bir uygunluk
görmezse, üstelik hayat okulu yalanlarsa, okulda öğretilenlerin
hiçbir faydası olmayacaktır. Eğitimin başarısız kaldığı bu
hallerde, sık sık eğitim ve öğretim planları değiştirilir; ya da
bütün kabahat sosyal çevrenin ahlak bakımından bozukluğunda
bulunur; bütün kusurlar sosyal çevreye yüklenir; sanki
sosyal
çevre, ondan şikayet eden bizlerin dışında bir şeymiş gibi. Eğer
sosyal çevre, hayvan dünyasında olduğu gibi, tabiatın bir
vergisi olsaydı, o zaman kendimizi onun dışında tutup, bütün
kabahati ona yüklemek mümkün olurdu. Halbuki
sosyal çevre, insanın kendisinin ürünüdür; onu
bozmak da, düzeltmek de onun elindedir.
Bundan başka sosyal çevrenin bozukluğu
önyargılara dayatılmak isteniyor ve bozulma sebebi okullarda din
ve ahlak eğitiminin eksikliğinde görülüyor. Böyle bir düşünce
her türlü temelden yoksundur.
Nitekim radyolarımız ağaç, orman sevgisinden
durmadan söz eder; fakat böyle ezbere bir öğütün faydasızlığını
her sağduyu sahibi insan bilir. Eğitilen insan, yakın çevresinde
bir hak duygusundan hareket edildiğini, başarının çalışma ürünü
olduğunu görürse, o da başka türlü hareket etmez. Fakat eğer
insan, kazançların, mesleklerin, ancak hileli yollardan giderek
elde edildiğini, ehliyetin, dürüstlüğün burada bir rol
oynamadığını görürse, onun ilk fırsatta böyle hareket
edeceğinden şüphe edilmemelidir. Başlangıçta o buna isyan etse,
kötümser olsa bile, kişiliği yeteri kadar sağlam değilse, o da
çoğunluğa uyacak, zengin olmanın, yükselmenin çarelerini
arayacaktır.
Bütün bu ve bu gibi hallerde hiçbir telkinin,
hiçbir din ve ahlak dersinin faydası olmayacağı açıktır. İnsana
ancak olup bitenin, yaşanan hayatın, eylemlerin tesiri olur.
Çocuklara okullarda istendiği kadar öğüt verilsin, kısa zamanda
baş döndürücü servetlere konanların, meslek alanında yıldırım
gibi ilerleyenlerin bulunduğu bir sosyal çevrede düzenin
bozulması, kaçınılmaz bir sonuçtur. Ölçünün kaybolması, ölçünün
yerine ölçüsüzlüğün geçmesi, bir epidemi gibi her alanda
yayılır. Hiçbir alan bunun etkisinden kurtulamaz. Ancak çok
kuvvetli bir aile eğitimi ya da çok kuvvetli biopsişik
kabiliyetler, yeni yetişen bir insanın sosyal çevrenin
etkisinden kurtulmasını sağlayabilir. Fakat tek tek kalan bu
gibi olaylar, sosyal çevreye düzen veremezler. Çünkü azınlık
çoğunluk tarafından etkisiz bırakılmağa, kenara itilmeğe
mahkumdur. Asıl problem, çoğunluğun dürüst olmasını sağlamaktır.
Ancak o zaman sosyal çevre bir düzene girme yolunu tutar.
2.
Gerçi çocuğu birinci derecede yoğuran, ona şekil
kazandıran aile ve çevredir; fakat okul da küçümsenemez. Okulda
eğitilme passiv olmaktan çıkar, aktiv olan, yönetilen bir şekil
kazanma olur. Bu bakımdan eğitimcilerin sorumluluğu büyüktür.
Onların örnek olmaları ilk şarttır. Çünkü eğitim probleminde en
canalıcı nokta, onun örneklere dayanması ve bütünlükle ilgili
olmasıdır. Eğitimciler yeni yetişenlerin bütün kabiliyetlerinin
gelişmesine, onların bir hak ve haksızlık duygusuna, bağımsız
tavır ve hareketlere, bağımsız bir düşünme ve yargı gücüne sahip
olmalarına çalışmalıdırlar. Bu, özellikle receptiv bir
eğitim tarzının yerine, aktiv bir eğitim tarzının geçmesi ile
sağlanabilir. Fakat bu da eğitimciden çok şey ister. Bir defa
kendisinin böyle bir durumda olmasını şart koşar. Bizim
memleketimiz için bu çok güçtür. Çünkü biz yüzyıllardan beri
‘’hafız’’ geleneğine bağlı kalmışız. Bu gelenek temelini,
manasını anlamadan bir din kitabının ezberlenmesinde bulur.
Yüzyıllardan beri insanlarımız tanrılarına ne dediklerini
bilmeden seslenip duruyorlar ve bu onlara tabii geliyor. Bu
anlamda ezberleme, konuşma, eğitim ve öğretimin her katında
sürüp gidiyor. Bu hafız geleneğinden kurtulmadıkça, aktiv bir
eğitim uygulanamaz. Ezbere konuşma, ezbere iş yapma, toplum
olarak yaşamamıza, düşünme ve davranmalarımıza yerleşmiş bir
prensip olmuştur. Düşünme tembelliği temelini bu passiv
öğrenme kolaylığında bulduğu gibi, kavramlar bilgisinin
konkret bilgiye, hayata üstün tutulmasının da temeli
buradadır. Herkesin görüp yakındığı hataların bir türlü
düzeltilememesi, hayata gerekli şeklin verilememesi,
sorumluluğun yaygınlığı yanında, bilgilerimizin ezberliğinden,
kavram bilgisinden ötede hayatla ilgisinin bulunmamasından
doğuyor. Havada duran laflara gereken tepkinin gösterilmemesi
de, ezberciliğin bize kazandırdığı bir kabiliyete,
anlamadığımızı anlamama kabiliyetine dayanıyor.
Ancak eğitimin aktiv olarak yönetilmesi
basamağında, insanın kendi kendisini yetiştirmesi problemi
ortaya çıkar. İlk defa bu basamakta çağın yeni yetişenlerden ne
istediği, yönelim ve şekil kazanmanın hangi yönde olup bitmesi
gerektiği aktüel olmağa başlar. Eğitim alanında çabaların boşa
gitmemesi için, eğitimin önceden planlanan bir idesinin
bulunması şarttır. Fakat bütün bunlar çevrenin düşünce sferinin
etkisi altındadır. Hiçbir şey bu etkinin dışında kalamaz.
Kayırmaların hakim olduğu bir düzenin olduğu bir sosyal çevrede,
teklerin kendi kendisini yetiştirmek için çaba harcaması güç
olacaktır.
Teklerin kendi kendisini
yetiştirmesinde, özellikle meslek alanıyla ilgili konular
söz konusu olduğu zaman, sosyal düzenin rolü ağır basar. Sosyal
düzen, sosyal çevre teklere karşı kayıtsız kalır, onlardan belli
şeyler, başarı ve yetkinlik istemezse, o zaman sadece belli bir
formalismin tam olup olmadığına bakılır. Sosyal çevre teklerin
yetkinliği bilgi ve başarısı için duyarlılık göstermezse,
yeterli olanla olmayan, bilgili ile bilgisiz, başarılı ve
başarısız arasında bir fark yapmazsa, o zaman kişilerin kendi
kendini yetiştirme çabaları çok cılız kalır. Yetişkin insanın
çabaları, sadece işinin teknik olan sınırları içinde kalır.
Üniversiteyi bitiren genç, hayatının sonuna kadar orada
öğrendikleri ile yetinir. Gerçi ender de olsa kendisini
yetiştiren kimseler çıkabilir; fakat çevreye uymayan bu tekler,
diken gibi herkesin gözüne batar. Onlar daima kenara itilmeğe
mahkumdurlar. Çünkü onlar çoğunluktan ayrılmışlardır.
Fakat eğer sosyal çevre, teklerin
karşısına belli isteklerle çıkarsa, o zaman durum değişir. Bu
durumda sosyal çevrede geçerlikte olan değerler skala’sında
yetkinlik, bilgi, başarı ağır basmaktadır. Artık belli bir
formalism değil, ‘’formun içi’’ önemli rol oynamaktadır. Böyle
bir düzen içinde herkes kendisini yetiştirmeğe dört elle
sarılır; çünkü başarısının değerlendirileceğinden emindir. Ancak
o zaman, yeni yetişenler, okul ve üniversitenin sadece yol
gösteren kurumlar olduğunu, asıl bilginin, insanın kendi
kendisine çalışarak elde ettiği bilgi olduğunu görecektir. İnsan
başarıları alanında, yani ilim, felsefe, teknik ve sanat
alanlarında görülen bütün ilerlemelerin, yeni buluşların sırrı
buradadır; içi olan bir değerler
sisteminin hayata hakim olmasındadır.
Bütün bu fenomenler bize gösteriyor ki, hayatla,
gerçeklikte olan değerler sistemi ile bilgi arasında bir
uyuşmazlığın, zıtlığın bulunması, bütün ilerlemelerin temeli
olan insanın kendi kendisini yetiştirmesini engelliyor. Çünkü
bilgi, okul, sadece belli bir formalism için bir araç derecesine
inmiştir; genç insan için, onun hemen kurtulmak istediği bir yük
olmuştur. Gayesi okulu bitirmek, istenen formalismi tamamlamak
olan genç insan, sosyal hayatın hazır olan mekanik sistemi içine
ya hemen giriveriyor; ya da uzun veya kısa bir süre direndikten
sonra bu mekanik sisteme uymağa mecbur kalıyor. Zaten kendisine
uymayanları bu dev mekanizma, yanlış bir parça gibi kırıp bir
kenara atar.
Böyle bir sosyal düzenin, böyle bir
değerler sisteminin, hayat tarzının değiştirilmesi hiç de kolay
değildir. Bunun için planlı ve bilerek çalışmak gerekir; yoksa
aynı çemberin içinde dönüp dolaşılır; şurada burada bahaneler
bulunur, değişiklikler değişiklikleri kovalar; fakat hastalık
bir türlü tedavi edilemez. Eğitim probleminin çözülmesinin uzun
vadeli olmasının anlamı budur. Bir insan topluluğun düşünce
alanında, değerlendirmelerinde, insan ve tabiat görüşünde
gerekli olan değişmeleri, gelişmeleri sağlamadan, okulların
müfredat programlarında yapılan aktarmaların bu memleketten
alınanını bırakıp, falan memleketten almakla, istenen sonuca
varılamaz. Eğitimde asıl tesirli olan, sosyal çevre, sosyal
çevrenin verdiği örneklerdir. Bu bakımdan devlet adamlarına,
kurumların başında bulunan yöneticilere de eğitimciler kadar
sorumluluk düşer. Bir milletin sosyal hayatında olup
bitenler, en küçüğünden en büyüğüne kadar, bütün sosyal
fenomenler, yeni yetişenlerin form kazanmasına tesir ederler.
Kolayca değiştiremediğimiz bu durumun, uzun vadede de olsa
değiştirilebilmesi, ancak çağın tarihi ve ilmi gerçeklerine
uygun, açık bir eğitim idesinin, yazboz tahtası yapılmadan kesin
bir şekilde uygulanması ile gerçekleşebilir.
1 Burada kültür terimi bilerek kullanılmıyor.
Çünkü bu kavram çok çeşitli anlamlarda kullanılıyor. Bu tarihi yük, insan fenomenlerini olduğu gibi görmeyi engelliyor.
2 İnsan başarılarının determination’u alttan ya da üstten gibi tek yanlı değildir; onun birçok kökleri vardır. İnsan başarıları karşılıklı bir bağlılık ve bütünlük gösterir. Bunu, petrol gelirleri ile zenginleşen gelişmemiş toplumlarda açık bir şekilde görebiliyoruz.
3 Bizde eğitim kavramı bir yandan ahlaki bir mana taşır, öte yandan ise öğretim metodu manasında kullanılır. Bu, temelini insan hakkındaki eksik, hatalı görüşlerde bulur. Eğitimi ahlak anlamında ele alan görüş, insanın sadece tavır ve hareketlerini, davranışlarını gözönünde bulunduruyor. Eğitimi öğretim metodu olarak anlayan görüş de, insanın yalnız bilgi yapan yanı üzerinde duruyor. İnsanı konkret, parçalanmaz bir bütün olarak gören felsefi antropologi için eğitim, çocuğun, insanın bütün kabiliyetleri üzerinde durur, bütün başarı ve eylemlerini gözönünde bulundurur.