dB 8. sayı    mayıs 2000

 
Felsefi Antropolojinin Işığında Eğitim


Takiyettin Mengüşoğlu
 
Felsefe Kurumu Semineri
24/25 Ekim 1974 Perşembe/Cuma
Türk Tarih Kurumu Basımevi
Ankara, 1977



           Çağımızda felsefe araştırmalarına ağırlıklarını koyan iki yeni felsefe disiplini ortaya çıkmıştır: yeni ontologi ve felsefi anthropologi. Gerçi Ortacağ’da da ontologi’den çok söz edildi; fakat bu ontologi varlığı ispat etmeğe çalışıyordu. Gayesi, Tanrının varlığını göstermekti. Bu da ancak mantık kavramları ve ispatları ile sağlanabiliyordu; fenomenlerle ilgisi yoktu. Bu ontologi mantığın prensiplerini ontologi’nin prensipleri olarak kabul ediyordu. Böyle bir görüşün bağımsız olmaması, mantığa teslim olması tabiidir.

           Yeni ontologi varlık fenomenlerinden kalkar. Onun tavrı, bütün bilimlerin tavrı gibi, ‘’naiv’’ ve ’’dolaysız’’ dır; eski ontologi’nin tavrı gibi reflexion’lu bir tavır değildir. Bizim yıllardan beri üstünde çalıştığımız felsefi anthropologi’miz de ontologik temellere dayanır; yani kavramlardan değil, kavranandan kalkar; naiv ve dolaysız bir tavırla, insanın ’’temel fenomenlerini’’ ele alır. Biz, insanda karşılaşılan temel fenomenlere, insanın ‘’varlık şartları’’ adını veriyoruz. Varlık şartları, yüksek ya da alçaklıkları, gelişmiş olmaları ve olmamaları, hangi basamak üzerinde bulunursa bulunsun, bütün insan toplulukları için ortak olan fenomenler, olaylardır. Eğitim insan için böyle bir temel fenomen, varlık şartıdır.

           İnsanın temel fenomenleri üzerinde yapılan çalışmalarımızda, insan bize kendisini (ilim, felsefe, teknik ve sanatın taşıyıcısı olarak), bir yandan bilen, aktiv olan, tavır takınan, bir kıymet duygusuna sahip olan, önceden gören, önceden hesabeden, yapıp etmelerinin arkasında duran, onları sürdüren bir güce, istemeye, sahip olan, yapıp etmelerini, istemelerini gerçekleştirmede hür olan bir varlık olarak tanıttı; öte yandan, insan bize kendisini, geçmiş, şimdi, gelecekten oluşan üç boyutlu bir zaman içinde yaşayan, yaptıklarını-yapacaklarını, ettiklerini-edeceklerini ideleştiren, kendisini bir şeye veren, seven ve çalışan bir varlık olarak tanıttı.

         İnsanın bu temel fenomenleri, aynı zamanda onun başarılar alanıdır. Bunlar hiçbir insan topluluğunda eksik olmayan, her insan topluluğunda yükseklikleri değişik olan bir ‘’insan başarıları alanı’’ meydana getirirler1. Bu başarılar, aynı zamanda, insan varlığı alanını deterimine eden anthropolojik kategorilerdir. Bu başarılar, insana doğuştan verilmemiştir; insan doğuştan hiçbir şey getirmez. O, ancak bu başarıların temeli olabilecek çekirdekler, biopsişik kabiliyetlerle dünyaya gelir. Bu çekirdeklerin geliştirilmesi gerekir. İşte bunu başaracak olan, eğitim ve eğitilmedir. Eğitim hem bir insan topluluğunun o zamanki başarılarına dayanır (passiv eğitilme), hem de yeni başarıları geliştirir (yönetilen eğitim, okullar ve öğretim metodları). Bütün insan başarılarında ortak olan üç özellik, eğitim probleminde de karşımıza çıkar:

1. İnsan başarıları insana doğuştan verilmemiştir.
2. Onlar insanın aktiv yapıp etmelerine dayanır.
3.  Bütün insan başarıları arasında organik bir bağ, bir bütünlük vardır2.      

       Bu üç nokta, eğitimde önemli olan üç problemi açığa çıkarır:

1. İnsan plastisite’si olan, ‘’eğilip bükülebilen’’ bir varlıktır; bir imkanlar varlığıdır. Böyle bir varlık, biopsişik çekirdeklerinin değişmemesine rağmen, statik olmayan, değişen, gelişen bir varlıktır. Böyle bir varlığa en uygun gelen eğitim, onun bağımsız düşünme ve yapıp etme yetenekleri olan, hür bir varlık olarak eğitilmesidir.

2. Eğitimde etkili olan, olup bitenler, yaşanan hayat ve eylemlerdir. Bunlara ters düşen teori ve öğütler tesirsiz kalmağa mahkumdur. Eğitim passiv bir ezberlemeye değil, aktiv bir yapıp etmeye dayanmalıdır.

3. Eğitim insanı bir bütün olarak ele almalı, ondaki çekirdekleri, biopsişik kabiliyetleri geliştirmeyi hedef edinmelidir. İnsan başarıları arasındaki içten bağlılık ve bütünlük, her başarının insanın temel fenomenlerinin, varlık şartlarının her alanına kök salmış olması, bu alanlarda yapılmak istenen değişikliğin güçlülüğünün de temelidir.

*      *      *

        Yukarıdaki düşünceleri fenomen tahlilleri ile açıklamağa çalışalım:

        İnsan bir imkanlar varlığıdır. Bu imkanlar temelini insanın biopsişik bütünlüğünde bulur. Bu imkanları gerçekleştirmek insanın kendi elindedir. Bunu eğitim sağlar. Kant, eğitimin insan için önemine dikkat çeker. Kant’a göre ‘’insan ancak eğitim sayesinde insan olur. İnsanda önceden bulunmayan bu niteliği, eğitim gerçekleştirir. Çünkü insanın tabii kabiliyetlerinin gelişmesi, kendiliğinden olup bitmez; tabiat, insana hazır kabiliyetler vermemiştir. Tabiat, insanı, sahip olduğu kabiliyetlerin, imkanların çekirdekleri ile donatmış, onları geliştirmeyi insanın kendisine bırakmıştır. Tabiat, insanı dünyaya fırlatmış ve sanki ona şunu söylemiştir: Eğer sen günün birinde bir başarıya, bir mutluluğa erişirsen, bunu sen başka bir kuvvete, başka bir varlığa değil, yalnız ve yalnız kendine borçlusun. En alt basamakta kalman da, en üst basamağa çıkman da, senin kendi eserindir; başka bir kuvvetin, hatta tabiat üstü, insan üstü bir varlığın da sana yardımı olmamıştır.’’

       Fakat bunun için insanın başka canlı varlıklardan büsbütün farklı olan bir özelliği olması gerekir. Bu da, insanın biopsişik kabiliyetleri, imkanları bakımından ‘’eğilip bükülebilen’’, şekil kazanabilen bir varlık olmasıdır. Eğitimin insan için önemli olması, onun her şeyi öğrenmek zorunda olmasındandır. İnsanın bütün edinmeleri eğitimin ürünüdür. Tabiatın insana verdiği ham kabiliyetlerin, imkanların gerçekleştirilmesi, eğitimin işidir. Eğitilme, insan doğar doğmaz başlar. Eğitim insanın sadece tavır ve hareketlerini, davranışlarını değil, bütün kabiliyetlerini geliştirir.

       Eğitim, teorik, pedagogik bir doktrin olarak etkisiz kalmağa mahkumdur. Eğitim alanında elde edilen bütün başarılar ve başarısızlıklarda, hayatın, real olarak yaşanan hayatın rolü vardır. Eğitim teorileri ancak eğitimin şekillerini, kolaylıklarını öğretebilirler. İnsanı eğiten, yaşanan real hayat fenomenleridir; yoksa eğitme ve eğitilme soyut fikirlerle, öğütlerle sağlanamaz. Eğer bir memlekette ağaç sevgisi yoksa, ormanlar yakılıp yıkılıyorsa, eski ve yeni sanat eserlerine karşı saygısızlık varsa, her yeri öğütlerle donatsak da, durumu değiştiremeyiz; sevgi ve saygının, kişilerin hayat biçimi içinde yer alması gerekir. Bu bakımdan eğitimin ilk ve en önemli basamağı ailedir. Burada yer bulmayan, yaşanan hayat haline gelmeyen bir sevgi ve ilgi, teorik düzeydeki telkinlerle, öğütlerle meydana getirilemez.

       İnsan tarihi bir varlıktır, yani onun yüzyıllar boyunca ortaya koyduğu başarılar kaybolup gitmezler; kuşaktan kuşağa iletilirler. Her kuşak böyle bir başarılar dünyası içinde gözünü açar, yetişir ve gelişir; onlara yenilerini katar. İnsan kesintisiz sürüp giden bu olay içinde form kazanır. Bu bakımdan eğitimin birbirine bağlı olan, içiçe giren iki basamağı, iki determination kaynağı vardır: 1. İnsan başarıları dünyası. Belli bir tarihi çevre içinde doğan çocuk bu çevrenin başarıları ile form kazanır, eğitilir, gelişir. 2. Form kazanma, eğitme ve yetiştirme, yetişkinler ve onların kurumları tarafından (okullar, eğitim metodları) yönetilir3. Bu metod ve kurumları yöneten yetişkinler de aynı tarihi çevre içinde, aynı tesirler altında bulunurlar. Ancak onların yaşanmış tecrübeleri vardır. Onların kurum ve metodları, yaşanmış, denenmiş, doğruyu hatadan ayıran bir bilgiye dayanan ve çağın gerçeklerine uygun oldukları ölçüde ilerletici; ezbere, kalıplaşmış olduğu ölçüde de köstekleyici olacaktır.

1.    Şekil kazanma, yetişme ve gelişmenin ilk basamağı, insanın içinde doğup büyüdüğü tarihi çevredir. Tarihi çevre insanın başarılarından, düşünce dünyasından meydana gelir. Tarihi çevre, olumlu ve olumsuz değerlendirmelerle, tabiat, insan ve çocuk hakkındaki görüşlerle bezenmiştir. Bu görüş tarzları, değerlendirmeler, köklerini tarihin en karanlık çağlarından, şimdinin en son buluşlarına kadar, bütün insan başarılarında bulurlar. Bu tarihi çevre, düşünme ve değerlendirme dünyası, yeni yetişenlerin şekil kazanmasına, yetişmesine yardım eder; onlara kendiliğinden şekil verir. Böyle bir şekil kazanma, oldukça passiv olan bir şekil kazanmadır; o insan grubunun başarılarının üstünde bulunduğu basamağın niteliğine bağlıdır. Bu basamak ne kadar altta ise, şekil kazanma da o şekilde basitleşir, sadeleşir; hatta basit bir çocuk bakımından öteye gitmeyebilir. Çevrenin başarıları yüksek bir basamak üzerinde bulunursa, o zaman bilim, çocuğun bakımından eğitimine kadar, bütününün şekil kazanmasına, onda bulunan imkanların gerçekleşmesine hizmet eder.

Ancak çevreyi meydana getiren başarılar fakir olduğu, çevrede bir düzenin, ortak bir düşünce dünyasının bulunmadığı, çevredeki başarı ve değerlendirmelerde bir kaos’un hüküm sürdüğü yerde, çevrenin eğitime tesiri yıkıcı olur. Öyle bir yerde neyin haklı, neyin haksız olduğu, neyin bir hizmet sayıldığı, neyin hizmet sayılmadığı anlaşılamaz. Bu durumda okulla çevre arasında bir uçurum açılır. Fakat eğer çevre başarıları bakımından zengin ve düzenli olursa, başarılar arasında bir ortaklık varsa, başarıları değerlendirmede bir kaos hüküm sürmüyorsa, neyin haklı, neyin haksız olduğu, neyin hizmet sayıldığı, neyin hizmet sayılmadığı herkes için açıksa, o zaman çevre, okula ve eğitime yardımcı olur. Yoksa çocuk okulda söylenenlerle yaşanan hayat arasında bir uygunluk görmezse, üstelik hayat okulu yalanlarsa, okulda öğretilenlerin hiçbir faydası olmayacaktır. Eğitimin başarısız kaldığı bu hallerde, sık sık eğitim ve öğretim planları değiştirilir; ya da bütün kabahat sosyal çevrenin ahlak bakımından bozukluğunda bulunur; bütün kusurlar sosyal çevreye yüklenir; sanki sosyal çevre, ondan şikayet eden bizlerin dışında bir şeymiş gibi. Eğer sosyal çevre, hayvan dünyasında olduğu gibi, tabiatın bir vergisi olsaydı, o zaman kendimizi onun dışında tutup, bütün kabahati ona yüklemek mümkün olurdu. Halbuki sosyal çevre, insanın kendisinin ürünüdür; onu bozmak da, düzeltmek de onun elindedir.

Bundan başka sosyal çevrenin bozukluğu önyargılara dayatılmak isteniyor ve bozulma sebebi okullarda din ve ahlak eğitiminin eksikliğinde görülüyor. Böyle bir düşünce her türlü temelden yoksundur.

Nitekim radyolarımız ağaç, orman sevgisinden durmadan söz eder; fakat böyle ezbere bir öğütün faydasızlığını her sağduyu sahibi insan bilir. Eğitilen insan, yakın çevresinde bir hak duygusundan hareket edildiğini, başarının çalışma ürünü olduğunu görürse, o da başka türlü hareket etmez. Fakat eğer insan, kazançların, mesleklerin, ancak hileli yollardan giderek elde edildiğini, ehliyetin,  dürüstlüğün burada bir rol oynamadığını görürse, onun ilk fırsatta böyle hareket edeceğinden şüphe edilmemelidir. Başlangıçta o buna isyan etse, kötümser olsa bile, kişiliği yeteri kadar sağlam değilse, o da çoğunluğa uyacak, zengin olmanın, yükselmenin çarelerini arayacaktır.

Bütün bu ve bu gibi hallerde hiçbir telkinin, hiçbir din ve ahlak dersinin faydası olmayacağı açıktır. İnsana ancak olup bitenin, yaşanan hayatın, eylemlerin tesiri olur. Çocuklara okullarda istendiği kadar öğüt verilsin, kısa zamanda baş döndürücü servetlere konanların, meslek alanında yıldırım gibi ilerleyenlerin bulunduğu bir sosyal çevrede düzenin bozulması, kaçınılmaz bir sonuçtur. Ölçünün kaybolması, ölçünün yerine ölçüsüzlüğün geçmesi, bir epidemi gibi her alanda yayılır. Hiçbir alan bunun etkisinden kurtulamaz. Ancak çok kuvvetli bir aile eğitimi ya da çok kuvvetli biopsişik kabiliyetler, yeni yetişen bir insanın sosyal çevrenin etkisinden kurtulmasını sağlayabilir. Fakat tek tek kalan bu gibi olaylar, sosyal çevreye düzen veremezler. Çünkü azınlık çoğunluk tarafından etkisiz bırakılmağa, kenara itilmeğe mahkumdur. Asıl problem, çoğunluğun dürüst olmasını sağlamaktır. Ancak o zaman sosyal çevre bir düzene girme yolunu tutar.

2.    Gerçi çocuğu birinci derecede yoğuran, ona şekil kazandıran aile ve çevredir; fakat okul da küçümsenemez. Okulda eğitilme passiv olmaktan çıkar, aktiv olan, yönetilen bir şekil kazanma olur. Bu bakımdan eğitimcilerin sorumluluğu büyüktür. Onların örnek olmaları ilk şarttır. Çünkü eğitim probleminde en canalıcı nokta, onun örneklere dayanması ve bütünlükle ilgili olmasıdır. Eğitimciler yeni yetişenlerin bütün kabiliyetlerinin gelişmesine, onların bir hak ve haksızlık duygusuna, bağımsız tavır ve hareketlere, bağımsız bir düşünme ve yargı gücüne sahip olmalarına çalışmalıdırlar. Bu, özellikle receptiv bir eğitim tarzının yerine, aktiv bir eğitim tarzının geçmesi ile sağlanabilir. Fakat bu da eğitimciden çok şey ister. Bir defa kendisinin böyle bir durumda olmasını şart koşar. Bizim memleketimiz için bu çok güçtür. Çünkü biz yüzyıllardan beri ‘’hafız’’ geleneğine bağlı kalmışız. Bu gelenek temelini, manasını anlamadan bir din kitabının ezberlenmesinde bulur. Yüzyıllardan beri insanlarımız tanrılarına ne dediklerini bilmeden seslenip duruyorlar ve bu onlara tabii geliyor. Bu anlamda ezberleme, konuşma, eğitim ve öğretimin her katında sürüp gidiyor. Bu hafız geleneğinden kurtulmadıkça, aktiv bir eğitim uygulanamaz. Ezbere konuşma, ezbere iş yapma, toplum olarak yaşamamıza, düşünme ve davranmalarımıza yerleşmiş bir prensip olmuştur. Düşünme tembelliği temelini bu passiv öğrenme kolaylığında bulduğu gibi, kavramlar bilgisinin konkret bilgiye, hayata üstün tutulmasının da temeli buradadır. Herkesin görüp yakındığı hataların bir türlü düzeltilememesi, hayata gerekli şeklin verilememesi, sorumluluğun yaygınlığı yanında, bilgilerimizin ezberliğinden, kavram bilgisinden ötede hayatla ilgisinin bulunmamasından doğuyor. Havada duran laflara gereken tepkinin gösterilmemesi de, ezberciliğin bize kazandırdığı bir kabiliyete, anlamadığımızı anlamama kabiliyetine dayanıyor.

          Ancak eğitimin aktiv olarak yönetilmesi basamağında, insanın kendi kendisini yetiştirmesi problemi ortaya çıkar. İlk defa bu basamakta çağın yeni yetişenlerden ne istediği, yönelim ve şekil kazanmanın hangi yönde olup bitmesi gerektiği aktüel olmağa başlar. Eğitim alanında çabaların boşa gitmemesi için, eğitimin önceden planlanan bir idesinin bulunması şarttır. Fakat bütün bunlar çevrenin düşünce sferinin etkisi altındadır. Hiçbir şey bu etkinin dışında kalamaz. Kayırmaların hakim olduğu bir düzenin olduğu bir sosyal çevrede, teklerin kendi kendisini yetiştirmek için çaba harcaması güç olacaktır.

       Teklerin kendi kendisini yetiştirmesinde, özellikle meslek alanıyla ilgili konular söz konusu olduğu zaman, sosyal düzenin rolü ağır basar. Sosyal düzen, sosyal çevre teklere karşı kayıtsız kalır, onlardan belli şeyler, başarı ve yetkinlik istemezse, o zaman sadece belli bir formalismin tam olup olmadığına bakılır. Sosyal çevre teklerin yetkinliği bilgi ve başarısı için duyarlılık göstermezse, yeterli olanla olmayan, bilgili ile bilgisiz, başarılı ve başarısız arasında bir fark yapmazsa, o zaman kişilerin kendi kendini yetiştirme çabaları çok cılız kalır. Yetişkin insanın çabaları, sadece işinin teknik olan sınırları içinde kalır. Üniversiteyi bitiren genç, hayatının sonuna kadar orada öğrendikleri ile yetinir. Gerçi ender de olsa kendisini yetiştiren kimseler çıkabilir; fakat çevreye uymayan bu tekler, diken gibi herkesin gözüne batar. Onlar daima kenara itilmeğe mahkumdurlar. Çünkü onlar çoğunluktan ayrılmışlardır.

        Fakat eğer sosyal çevre, teklerin karşısına belli isteklerle çıkarsa, o zaman durum değişir. Bu durumda sosyal çevrede geçerlikte olan değerler skala’sında yetkinlik, bilgi, başarı ağır basmaktadır. Artık belli bir formalism değil, ‘’formun içi’’ önemli rol oynamaktadır. Böyle bir düzen içinde herkes kendisini yetiştirmeğe dört elle sarılır; çünkü başarısının değerlendirileceğinden emindir. Ancak o zaman, yeni yetişenler, okul ve üniversitenin sadece yol gösteren kurumlar olduğunu, asıl bilginin, insanın kendi kendisine çalışarak elde ettiği bilgi olduğunu görecektir. İnsan başarıları alanında, yani ilim, felsefe, teknik ve sanat alanlarında görülen bütün ilerlemelerin, yeni buluşların sırrı buradadır; içi olan bir değerler sisteminin hayata hakim olmasındadır.

       Bütün bu fenomenler bize gösteriyor ki, hayatla, gerçeklikte olan değerler sistemi ile bilgi arasında bir uyuşmazlığın, zıtlığın bulunması, bütün ilerlemelerin temeli olan insanın kendi kendisini yetiştirmesini engelliyor. Çünkü bilgi, okul, sadece belli bir formalism için bir araç derecesine inmiştir; genç insan için, onun hemen kurtulmak istediği bir yük olmuştur. Gayesi okulu bitirmek, istenen formalismi tamamlamak olan genç insan, sosyal hayatın hazır olan mekanik sistemi içine ya hemen giriveriyor; ya da uzun veya kısa bir süre direndikten sonra bu mekanik sisteme uymağa mecbur kalıyor. Zaten kendisine uymayanları bu dev mekanizma, yanlış bir parça gibi kırıp bir kenara atar.

       Böyle bir sosyal düzenin, böyle bir değerler sisteminin, hayat tarzının değiştirilmesi hiç de kolay değildir. Bunun için planlı ve bilerek çalışmak gerekir; yoksa aynı çemberin içinde dönüp dolaşılır; şurada burada bahaneler bulunur, değişiklikler değişiklikleri kovalar; fakat hastalık bir türlü tedavi edilemez. Eğitim probleminin çözülmesinin uzun vadeli olmasının anlamı budur. Bir insan topluluğun düşünce alanında, değerlendirmelerinde, insan ve tabiat görüşünde gerekli olan değişmeleri, gelişmeleri sağlamadan, okulların müfredat programlarında yapılan aktarmaların bu memleketten alınanını bırakıp, falan memleketten almakla, istenen sonuca varılamaz. Eğitimde asıl tesirli olan, sosyal çevre, sosyal çevrenin verdiği örneklerdir. Bu bakımdan devlet adamlarına, kurumların başında bulunan yöneticilere de eğitimciler kadar sorumluluk düşer. Bir milletin sosyal hayatında olup bitenler, en küçüğünden en büyüğüne kadar, bütün sosyal fenomenler, yeni yetişenlerin form kazanmasına tesir ederler. Kolayca değiştiremediğimiz bu durumun, uzun vadede de olsa değiştirilebilmesi, ancak çağın tarihi ve ilmi gerçeklerine uygun, açık bir eğitim idesinin, yazboz tahtası yapılmadan kesin bir şekilde uygulanması ile gerçekleşebilir.

 

1 Burada kültür terimi bilerek kullanılmıyor.
Çünkü bu kavram çok çeşitli anlamlarda kullanılıyor. Bu tarihi yük, insan fenomenlerini olduğu gibi görmeyi engelliyor.

2 İnsan başarılarının determination’u alttan ya da üstten gibi tek yanlı değildir; onun birçok kökleri vardır. İnsan başarıları karşılıklı bir bağlılık ve bütünlük gösterir. Bunu, petrol gelirleri ile zenginleşen gelişmemiş toplumlarda açık bir şekilde görebiliyoruz.

3 Bizde eğitim kavramı bir yandan ahlaki bir mana taşır, öte yandan ise öğretim metodu manasında kullanılır. Bu, temelini insan hakkındaki eksik, hatalı görüşlerde bulur. Eğitimi ahlak anlamında ele alan görüş, insanın sadece tavır ve hareketlerini, davranışlarını gözönünde bulunduruyor. Eğitimi öğretim metodu olarak anlayan görüş de, insanın yalnız bilgi yapan yanı üzerinde duruyor. İnsanı konkret, parçalanmaz bir bütün olarak gören felsefi antropologi için eğitim, çocuğun, insanın bütün kabiliyetleri üzerinde durur, bütün başarı ve eylemlerini gözönünde bulundurur.