TÜRKÇE’NİN GERİ ÇEKİLİŞİ
Türkiye’de Eğitim, Dil Rejimi ve Bilgisel Meşruiyet
Türkiye’de
yükseköğretim sisteminde
yabancı dil
yeterliliği zamanla bir araç olmaktan çıkıp bir eşik
haline gelmiştir. Başlangıçta uluslararası
literatüre erişim amacıyla kurgulanan bu eşik, bugün
akademik öznenin meşruiyet kriterine dönüşmüş durumdadır.
Artık mesele yalnızca bir metni anlayabilmek ya da küresel
dolaşıma katılabilmek değildir.
Mesele, hangi dilde konuştuğunuzun sizin akademik
güvenilirliğinizi belirlemesidir.
Bugün fiilî gerçeklik
şudur:
Türkçe düşünebilmek, Türkçe yazabilmek ve Türkçe’de özgün
kavram kurabilmek akademik ilerleme için yeterli
sayılmamaktadır.
Yeterli olan, belirli bir yabancı dil performansını
belgeleyebilmektir. Bu durum
çok dillilik meselesi değildir; Türkçe’nin akademik alan
içindeki konumunun sistematik biçimde daralmasıdır.
Akademik teşvik
sistemleri, yayın indeksleri ve yükselme kriterleri açıkça
ifade etmese de fiilen şu ayrımı üretmektedir:
İngilizce yayın “uluslararası ve yüksek etkili”, Türkçe
yayın ise “yerel ve sınırlı” kabul edilmektedir.
Bu sınıflandırma doğrudan söylenmez; fakat performans
ölçütleri üzerinden işler. Sonuçta
Türkçe ders
anlatım dili olarak varlığını sürdürürken, kavramsal
üretim dili olmaktan uzaklaşmaktadır. Bu,
pedagojik değil,
bilgisel bir tercihtir.
Yabancı dil sınavları düşünceyi ölçmez; düşüncenin
biçimsel dolaşım kapasitesini ölçer.
Problem kurma yeteneğini, kavramsal derinliği, eleştirel
muhakemeyi ya da kuramsal risk almayı test etmez. Ölçtüğü
şey,
hazır literatür dili içinde ne kadar sorunsuz hareket
edilebildiğidir. Böylece
düşünsel kapasite ile dil performansı özdeşleştirilir.
Akademik güvenilirlik
içerikten değil,
biçimden türetilmeye başlanır. Dil barajı bir
ölçme aracı olmaktan çok,
bir filtreleme mekanizmasına dönüşür.
Türkçe’de kuramsal
üretim yapmak gerçekten daha zahmetlidir. Çünkü
Türkçe’de kavramı yerelleştirmek gerekir; çeviri
karşılıklarıyla yetinmek çoğu zaman yetersizdir.
Anlam yükü doğrudan yazara aittir. Yabancı literatür
dilinde ise
kavram ağları büyük ölçüde hazırdır; tartışmaların
çerçevesi önceden kurulmuştur. Bu bir suçlama
değildir;
yapısal bir kolaylık tespitidir. Ancak sonuç
şudur: Türkçe’de
kavram üretme pratiği zayıfladıkça, Türkiye’de düşünce
üretimi çeviri merkezli hale gelir. Yerel
meseleler,
ödünç alınmış kavramlarla konuşulur.
Son yıllarda yapay
zekâ teknolojilerinin gelişimi bu tabloya yeni bir boyut
eklemiştir.
Kusursuz İngilizce akademik metin üretimi artık teknik bir
mesele haline gelmiştir. Dil performansı
otomasyonla üretilebilir hale geldiğinde,
akıcılığın entelektüel kapasitenin göstergesi olduğu
varsayımı zayıflar. Biçimsel mükemmeliyet artık
ayırt edici değildir.
Ayırt edici
olan, problemi yeniden kurabilme ve kavramı bağlama
yerleştirebilme becerisidir. Bu ise yalnızca dil
hâkimiyetiyle değil,
düşünce pratiğiyle mümkündür. Türkiye bağlamında
bu pratiğin en doğal zemini
Türkçe’dir.
Türkçe’nin akademik
alandan geri çekilmesi, uzun vadede dört sonuç üretir:
Yerel meselelerin yabancı kavramlarla konuşulması,
kavramsal ithalatın artması, teknik açıdan kusursuz fakat
düşünsel olarak risksiz bir akademik profilin güçlenmesi
ve düşüncenin çeviri bağımlılığına sürüklenmesi.
Bu süreç
düşünsel özgüveni zayıflatır. Çünkü bir toplum
kendi meselelerini kendi kavramlarıyla tartışamadığında,
referansını sürekli dışarıdan almak zorunda
kalır.
Bu metin yabancı dil
karşıtlığı değildir. Uluslararası dolaşımı reddetmez,
akademik izolasyonu savunmaz. Önerilen şey daha basittir:
Yabancı dil araç
olmalıdır, eleme mekanizması değil. Türkçe’de
akademik üretim
yapısal olarak teşvik edilmeli; dil barajları tek başına
belirleyici yükselme kriteri olmaktan çıkarılmalıdır.
Gerçek çok dillilik,
Türkçe’yi geri plana itmek değil, Türkçe’yi güçlendirerek
küresel dolaşıma katılmaktır.
Türkçe meselesi
kültürel bir nostalji değildir. Soru şudur:
Türkiye’de düşünce hangi dilde ciddiye alınmaktadır?
Eğer bir ülkede kendi dili akademik meşruiyet için
yetersiz görülüyorsa, orada
bilgisel bir
hiyerarşi kurulmuş demektir. Türkçe’yi savunmak
bir kimlik refleksi değil;
düşüncenin yerel
zeminde kök salma hakkını savunmaktır. Çünkü
hiçbir toplum, kendi dilinde güçlü düşünce
üretmeden entelektüel bağımsızlık kuramaz.
