TÜRKÇE’NİN GERİ ÇEKİLİŞİ Türkiye’de Eğitim, Dil Rejimi ve Epistemik Meşruiyet

 
dil BELGELİĞİ
 


dB dil BELGELİĞİ yazıları
derleyen Pınar Sumer Biber, Şubat 2026

 

TÜRKÇE’NİN GERİ ÇEKİLİŞİ

Türkiye’de Eğitim, Dil Rejimi ve Bilgisel Meşruiyet

 

 

Türkiye’de yükseköğretim sisteminde yabancı dil yeterliliği zamanla bir araç olmaktan çıkıp bir eşik haline gelmiştir. Başlangıçta uluslararası literatüre erişim amacıyla kurgulanan bu eşik, bugün akademik öznenin meşruiyet kriterine dönüşmüş durumdadır. Artık mesele yalnızca bir metni anlayabilmek ya da küresel dolaşıma katılabilmek değildir. Mesele, hangi dilde konuştuğunuzun sizin akademik güvenilirliğinizi belirlemesidir.

Bugün fiilî gerçeklik şudur: Türkçe düşünebilmek, Türkçe yazabilmek ve Türkçe’de özgün kavram kurabilmek akademik ilerleme için yeterli sayılmamaktadır. Yeterli olan, belirli bir yabancı dil performansını belgeleyebilmektir. Bu durum çok dillilik meselesi değildir; Türkçe’nin akademik alan içindeki konumunun sistematik biçimde daralmasıdır.

Akademik teşvik sistemleri, yayın indeksleri ve yükselme kriterleri açıkça ifade etmese de fiilen şu ayrımı üretmektedir: İngilizce yayın “uluslararası ve yüksek etkili”, Türkçe yayın ise “yerel ve sınırlı” kabul edilmektedir. Bu sınıflandırma doğrudan söylenmez; fakat performans ölçütleri üzerinden işler. Sonuçta Türkçe ders anlatım dili olarak varlığını sürdürürken, kavramsal üretim dili olmaktan uzaklaşmaktadır. Bu, pedagojik değil, bilgisel bir tercihtir.

Yabancı dil sınavları düşünceyi ölçmez; düşüncenin biçimsel dolaşım kapasitesini ölçer. Problem kurma yeteneğini, kavramsal derinliği, eleştirel muhakemeyi ya da kuramsal risk almayı test etmez. Ölçtüğü şey, hazır literatür dili içinde ne kadar sorunsuz hareket edilebildiğidir. Böylece düşünsel kapasite ile dil performansı özdeşleştirilir. Akademik güvenilirlik içerikten değil, biçimden türetilmeye başlanır. Dil barajı bir ölçme aracı olmaktan çok, bir filtreleme mekanizmasına dönüşür.

Türkçe’de kuramsal üretim yapmak gerçekten daha zahmetlidir. Çünkü Türkçe’de kavramı yerelleştirmek gerekir; çeviri karşılıklarıyla yetinmek çoğu zaman yetersizdir. Anlam yükü doğrudan yazara aittir. Yabancı literatür dilinde ise kavram ağları büyük ölçüde hazırdır; tartışmaların çerçevesi önceden kurulmuştur. Bu bir suçlama değildir; yapısal bir kolaylık tespitidir. Ancak sonuç şudur: Türkçe’de kavram üretme pratiği zayıfladıkça, Türkiye’de düşünce üretimi çeviri merkezli hale gelir. Yerel meseleler, ödünç alınmış kavramlarla konuşulur.

Son yıllarda yapay zekâ teknolojilerinin gelişimi bu tabloya yeni bir boyut eklemiştir. Kusursuz İngilizce akademik metin üretimi artık teknik bir mesele haline gelmiştir. Dil performansı otomasyonla üretilebilir hale geldiğinde, akıcılığın entelektüel kapasitenin göstergesi olduğu varsayımı zayıflar. Biçimsel mükemmeliyet artık ayırt edici değildir. Ayırt edici olan, problemi yeniden kurabilme ve kavramı bağlama yerleştirebilme becerisidir. Bu ise yalnızca dil hâkimiyetiyle değil, düşünce pratiğiyle mümkündür. Türkiye bağlamında bu pratiğin en doğal zemini Türkçe’dir.

Türkçe’nin akademik alandan geri çekilmesi, uzun vadede dört sonuç üretir: Yerel meselelerin yabancı kavramlarla konuşulması, kavramsal ithalatın artması, teknik açıdan kusursuz fakat düşünsel olarak risksiz bir akademik profilin güçlenmesi ve düşüncenin çeviri bağımlılığına sürüklenmesi. Bu süreç düşünsel özgüveni zayıflatır. Çünkü bir toplum kendi meselelerini kendi kavramlarıyla tartışamadığında, referansını sürekli dışarıdan almak zorunda kalır.

Bu metin yabancı dil karşıtlığı değildir. Uluslararası dolaşımı reddetmez, akademik izolasyonu savunmaz. Önerilen şey daha basittir: Yabancı dil araç olmalıdır, eleme mekanizması değil. Türkçe’de akademik üretim yapısal olarak teşvik edilmeli; dil barajları tek başına belirleyici yükselme kriteri olmaktan çıkarılmalıdır. Gerçek çok dillilik, Türkçe’yi geri plana itmek değil, Türkçe’yi güçlendirerek küresel dolaşıma katılmaktır.

Türkçe meselesi kültürel bir nostalji değildir. Soru şudur: Türkiye’de düşünce hangi dilde ciddiye alınmaktadır? Eğer bir ülkede kendi dili akademik meşruiyet için yetersiz görülüyorsa, orada bilgisel bir hiyerarşi kurulmuş demektir. Türkçe’yi savunmak bir kimlik refleksi değil; düşüncenin yerel zeminde kök salma hakkını savunmaktır. Çünkü hiçbir toplum, kendi dilinde güçlü düşünce üretmeden entelektüel bağımsızlık kuramaz.